Uzun süredir yakın arkadaşlarıma, aileme, sohbet ettiğim insanlara anlattığım bir görüşürüm var; insanımız ile alakalı. Bunu sizlerle de paylaşmak istiyorum ve başlıyorum. Öyle bir coğrafyada yetişen çocuklardık ki biz, hayata gözlerimizi açtığımızdan beri misafirperverliği, yardımlaşmayı, iyiliği görüyordu gözlerimiz hep. Türkiye topraklarının her bir yerinde, kapılar açık, sofralar kalabalık, toplu bir yaşam biçimi vardı. Şimdi geldiğimiz yer neresi peki? Aynı topraklar, ama değişen insanlar. Kapılar kilitli, sofra kelimesini unutmak üzere, birey olarak yaşıyoruz. Bu görüşlerimde gözümle görebildiğim veya yaşadığını bildiğim o az kalan dilimi ayrı tutuyorum. Peki neden böyle olduk? Neden şimdi bana zamanında kapıları açık yatıp uyuyan ailem, şimdilerde arabasına bindiğim kişilere dikkat etmemi söylüyor? Akan zamana göre, gelişim oranının hızı eskiye oranla tahmin edeceğimiz kat yükselmekte. İnsan ve yaşam arasında bulunan ‘para’ insanın yükselen gelişime yetişmesini sağlayacak en önemli araç. İnsan, gelişime ayak uydurmak için gerekli olan aracı doğup, büyüdüğü topraklarda bulamadığında göç etmeye başlıyor ve aslında her şey burada başlıyor. İnsanlar gelişimin en hızlı arttığı yerlere yerleşiyorlar. Bu yerleşim yerleri insanların doğup büyüdüğü yerlere oranla çok daha kalabalık olmasıyla göç eden insanlığa da bir değişim getiriyor. Çünkü gelişimin en hızlı yerlerine gelen insanlarda genel olarak aynı gaye oluyor, aracı (parayı) elde etmek. Aracı aradıkları o yerler bir süre sonra göç eden insanlara tek bir birey olarak düşünmeyi, hırsı, yükselmeyi ve saklama duygularını işliyor. En önemlisi de sahip olmaya başladıklarıyla beraber korku duygusunu işliyor. Tam da burada olduğumuz zamanı görüyoruz değil mi ? Gelişen zaman, yükselen insanlar ile birlikte değişen duygularda eskiden rahatça yapılabilen durumları da şimdi yapılması zor durum olarak yansıtıyor. İnsanlar, doğduğu topraklarda yukarıda bahsettiğim şeyleri aramıyorlardı onları değiştirecek, bulundukları ortamda ki insanlara hırslanma gayesi, sahip oldukları şeye koruma iç güdüsü taşımıyorlardı çünkü böyle görmemişlerdi, bilmiyorlardı. Duygu, düşüncelerin değişmesiyle beraberinde getirilen değişiklerde genel olarak eskiyi, doğduğumuz topraklarda ne olduğumuzu bize unutturuyordu. Kalabalığı katları aşmış yerlere göç etmiş insanlar, orada tanıştıkları insanların geldiği yer ile kendisine davrandığı iyi veya kötü duruma göre hiç de aslında bilmediği o yeri kötülüyor veya övüyordu. O kötülediği insan, aslında kendisi gibi kalabalığa girmesiyle, hayat şartlarının ona getirdiği değişiklerle öyle biri olmuştu. İşte bu artan durum, bizim çocukluktan yetiştiğimiz iyiliğin coğrafyasını görmeden, bilmeden ön yargıyla karalamış oluyordu. Akan zamanla üstüne yapışmış olan ön yargı coğrafyası, şimdi ailemin bana neden dikkat et dediğini anlatmış oluyor. Teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: