Türkiye Cumhuriyeti topraklarının her bir bölgesini sırtımda çanta, elimde harita, içime sığmayan bu memleket aşkıyla; bu vatan uğruna can vermiş, gazi olmuş dedelerimizin bize sağladığı bu güzellikleri görmek için ve hala süregelen harp içerisinde bayrak düşmesin diye sınırda nöbet tutan memleketimizin insanını doğduğu toprakta ziyaret etmek için, tarihini ve kültürünü o bölgenin içinde kavramak için ekim ayının ilk günleri içerisinde Osmaniye gezimi tamamlamış bulunuyor, yeniden yola çıkıyordum. Doğduğu toprağın içerisinde vatan sevgisiyle harmanlanan ‘ya istiklal ya ölüm’ diyen Başkomutanın arkasında korkmadan savaşa katılan bunu bütün birlik beraberlik içerisinde yapan gösterdiği bu mücadele ile İstiklal Madalyası alan Maraş ilimiz aynı zamanda bu zaman bütününde şehirde savaşa katılmayan tek bir insan bile olmadığı için bir şehirin tümüne Kahraman unvanı verilmiş ve artık adı Kahramanmaraş olmuştur. Osmaniyenin merkezinden uzun bir yürüyüş sonrası şehirin bitiş tabelasına kadar gelmiş, hem kendim için hem de araçların rahat yanaşması için uygun bir noktada, geçen araçlara el kaldırarak, gözlerinin içine gülerek otostopa başlamıştım. Gülüyordum çünkü içimde yeni insanları tanıma heyecanı vardı, dedelerin torunlara bıraktığı o şanlı toprağa el uzatıyordum, gülümsememe daha çok gülümsüyenler oluyordu, evlerine, işlerine gidenler buradayım işareti yapıyor anlıyorum diyor elimi kalbime götürüp selam verip gülümseye devam ediyordum. Bulutlar, güneşi içine çekiyor, güneş son ışıltısını yansıtırken gün artık akşam vaktine girmiş bulunuyordu. Hava hafif soğumaya başlamış hırkamın üstüne montumu giymeyi düşündüğüm sıra bir motorsiklet yanaştı yavaşca yanıma. Nereye gidiyorsun? dedi. Maraşa gidiyorum dedim. Seni 5-6 kilometre götürebilirim oradan eve dönücem dedi. Tamam dedim montumu giyemeden, çantamla atladım arkasına. Benim için yolculukta bana duran insanların gittiği kilometrelerin bir önemi yoktu. 2 kilometrede olsa 300 kilometrede olsa o yol boyunca tanıyacağım her insan bir hayat her insan bir hikaye demekti benim için. Ayrıca otostopu bir ulaşım araçı olarak görmemizin yanında otostopu insana, insanımıza ulaşmanın en berrak, en güvenilir, en sevgi dolu yolu olarak da görmemiz gerektiği düşüncesindeyim her zaman. Eğer gerçekten memleket sevgisiyse içimizdeki, kilitlediğimiz evin kapısını, tuttuğumuz site güvenliğini, arabamıza takdırdığımız alarmları susturup bir kapıyı üç dört farklı yerinden kitlediğimiz kilitleri kaldırmalı aynı saatte işe çıktığımız komşumuzu arabamıza davet etmeli, durakda bekleyen insanlara gitceğiniz yere kadar bırakabilirim demeliyiz. İşte daha bunları yapmaya tereddüt ederken otostop çeken bizleri ve otostop çeken insanları alan sizler insanlığa ulaşırken hiç bir kaygı gözütmeden, en berrak haliyle içindeki insana, memleket insanına hissettiğimiz güven ve sevgi ile bunu yapıyoruz. Rüzgarın etkisiyle soğuğu daha fazla hissettiğime başladığım an abinin evine döneceği noktaya geldik ve motordan inip teşekkür ettim. Üşüyormusun dedi? Sanırım rüzgardan kalan etkiyle inince titremiştim. Hayır abi dedim. Üşüyorsan montumu vereyim dedi ve montunun fermuarını indirmeye başladı. Yok abi valla üşümüyorum montum var teşekkür ederim dedim. Tekrarladı, oğlum evim şurası al şu montu giy dedi ve montu çıkarmaya başladı. Yok abi cidden montum var çantamda dedim. Göster dedi, çantayı açtım montu gösterdim. Yinede ihtiyacın varsa vereyim dedi, çok teşekkür ettiğimi söyledikten sonra dikkat et diyip yanımdan ayrıldı. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki iyilik o kadar hızlıydı ki gerçekten bir iyilik olacağı zaman dış dünyadan soyutlanıyor insan kendini. Ne ismini biliyordum ne de ismimi biliyordu, ne cebimdeki parayı biliyordu, ne de cebindeki parayı biliyordum. O üşümemi hissetti montunu uzattı, ben kalbinin sıcaklığıyla ısındım. Gece iyice çökmüş, cadde aydınlatmaları yanmadığı için etraf zifiri karanlık içerisindeydi. Çantamdan çıkardığım çadır fenerini üstüme tutup araçların beni görmesini sağlayarak tekrardan otostop çekmeye başlamıştım. Maraşa doğru tek bir yol uzanıyordu fakat araç geçişi oldukça azalmaya başlamış akrep 20.00 civarına doğru gelmişti. Bir saati aşkın süreden sonra eğer Maraşa ulaşamassam diye çevremde konaklayabilceğim yer bakıyordum. Tek gözüken yer bir kaç kilometre içeride motorcu abinin gittiği köydü, geri kalan her yer zifiri karanlıktaydı. 

Nurdağının Elmas Ailesi

Geçen araçlara kendimi göstermeye çalışıp otostopa devam ediyorken 1 dakika önce önümden geçen araç, bir kaç kilometre ileriden dönüp yanıma doğru gelmişti. Camı açan amca, (yanında eşiyle beraber) nereye gidiyorsun dedi? Maraşa dedim. Nurdağına kadar gidiyoruz dedi, olur dedim zaten nurdağından sonra yolun yarısı bitmiş oluyordu hem soğuktan hem de karanlıktan çıkmanın mutluluğuyla, araça bindim ve yola devam ediyordum. Ben onlara kendimi tanıttım, onlar bana kendini. Çok güzel bir sohbet geçiriyorken adının Yusuf olduğunu öğrendim eşininde Firdevs. Yusuf amca nurdağına yaklaşırken burdan daha fazla ilerlememem gerektiğini bu saatten sonra araç bulamayacağımı beni evinde misafir etmek istediğini söyledi. Bende onun bu teklifini geri çevirmedim ve eve doğru yola devam ettik. Yusuf amca hayatı boyunca yolda kimseyi bırakmamış, yanında ailesi olsada olmasada kim el ettiyse onu aracına almış hatta benim bu gece konaklayacağım gibi daha öncede evinde otostopçu insanlar konaklamış bunları duydukça büyükşehirlerde çocuklara, gençlere yani bizlere aktarılan o kötü algıyı kafamda daha iyi yeniyordum. Güven dediğimiz hayatımızın doğumudan, ölümüne ihtiyaç duyacağımız bu kelimeyi çok erken kaybetmeye başlamıştık. Unutmamalıydık ki biz hep misafirperver olarak anlatılan bir ülkenin evlatlarıydık. Şimdi kalabalık şehirlerin içerisinden çıkan o küçük kötü yüzdelik dilimi tüm ülkeye yayılmaya çalışılıyor, tam da bu noktada  gençlik olarak biz nasıl öğrendiysek küçüklükten yine o yüzdeliğe izin vermeden tüm ülkeyi bir ucundan bir ucuna korkmadan, gülümseyerek dolaşmaya devam ederek hem bu kötü algıyı durdurmaya çalışıyor, anlatıyor, yazıyoruz ve inanıyoruz ki bu toprakların kilitlere ihtiyacı yok bu toprakların hası birlik ve güven içerisindedir. Nurdağına varmış bulunuyorduk, yusuf amca çift katlı küçük müstakil evinin bahçe giriş kapısını açtı ve içeriye girip arabayı park etti. Firdevs teyze elindekilerle beraber evin ikinci katına çıktı. Bizde arabanın bagajındakileri aldıktan sonra merdivenlerden birer birer çıkıyorduk. Arkadan geleceğimiz için kapı açık bırakılmıştı eve giren Firdevs teyze evdeki çocukları Furkan ‘a sana bir misafir getirdik dedi. Furkan yakınlarından tahmin etmeye çalışıp bir iki isim sayıyor, ben konuşmayı duydukça gülümseyerek merdiven çıkmaya devam ediyordum. Eve doğru girerken Furkan beni gördü ve bir şaşkınlıkla ve içtenlikle verdiği gülüşüyle hoşgeldin abi dedi. Salona geçip sohbete devam ederken o sırada Furkan kendi hazırladığı özel soslu makarnasıyla beraber yere bir sofra kurdu ve hep beraber güzelcene afiyette olsun dedik. Uzun bir akşam sohbetinden sonra karnım ev yemekleriyle doymuş, güzelcene bir duş almıştım ve çatı katındaki odaya geçip Furkanla yan yana yataklarda yatmaya başlamış uyumaya hazırlanıyordum ama düşündüğüm bir şey vardı yemekten, duştan ötede bugün yolda bir aile daha kazanmıştım kimsenin parayla alamayacağı bir kapı kazanmıştım ve bu mutluluk ile derin bir uyku çektim kendime. Güneş cama vuruyorken en sarı halini gözümü açtım ve sanki her sabah orda uyanıyormuş hissiyle yerimi yadırgamadan yataktan kalktım. Saat öğleye doğru gelirken artık yola devam etmem gerekiyordu, Furkan okula gitmiş yusuf amca ile firdevs teyze kahvaltıyı hazırlıyordu. Kahvaltımı yaptıktan sonra çantamı sırtlayıp onlara çok teşekkür ederek evden ayrıldım ve tekrardan uğrayacağımın sözünü verdim. Anayola doğru yürüdükten sonra bir, iki, üç araç değişmiş artık dağın eteğine kurulmuş kahraman şehire doğru son aracımla giriyordum. Hava oldukça güzel, soğuk bir dondurmayı yedirticek kıvamdayken tadını damakta uzuncana hissettiğim meşhur maraş dondurmasını afiyetle yerken aynı zamanda maraşı, insanını izliyordum.

Şehrin İçinde Turizm

Merkezi, hanları dolaşıyor küçük çarşısında turlar attıktan sonra kaleye gitmek için dik bir yokuş çıkmış bulunuyordum fakat kalenin tadilatta olduğu zamana denk gelmiştim.

Tarihin En Büyük Canlısı

Öyleyse burdan sonraki durağım artık Anadoluda yaşadığı bilinen en büyük canlılardan biri olan Maraş Filinin iskeletini görmeyeydi. Kahramanmaraş Arkeolojik Müzesinde sergilenen Maraş Filine doğru yürürken okuduğum bilgiler ise şu yöndeydi: Maraş Filleri,  Gavur Gölü’nde yaşıyorlardı fakat insanoğlunun bölgedeki Domuztepe’ye yerleşim yapmasıyla Gavur Gölü tahrip olmaya başladı. Bu sürecin sonunda yaşam alanı daralmaya başlayan Maraş Filinin, bugün hala akraba türleri Asya’da yaşamını sürdürse de, Maraş Fili tarih sahnesinden 2000-3000 yıl önce silinmiştir. Türkiye’deki paleontolojik kalıntılarına Kahramanmaraş, Amik Ovası, Erzurum ve Ankara ‘da rastlanmıştır. Maraş Fili denmesinin sebebi birçok iskeletin Maraşta çıkarılması olmuştu. Okuduklarımla şaşkınlığım devam ederken, koca bir fil slüetini karşımda görmekte ayrıca bir farklı hissettirmişti. 

Barajlar Şehrinin Tarihi Köprüsü

Müzeyi gezdikten sonra Maraşın tarihi Ceyhan Köprüsüne doğru tekrardan yola çıktım. Merkezden, Kayseri istikametine doğru yaklaşık 10-15 kilometre yolum vardı ve şanslıydım ki köprü yola yakın bir yerdeydi. Bindiğim ilk araçla köprüye döneceğim yere kadar gelip burdan sonrası yürümeye başladım ve iki kilometre sonra meşhur Ceyhan Köprüsüne varmıştım. Köprünün yanında tek bir araç bulunuyordu ve birde suyun kenarında bir dalgıç görmüştüm. Oldukça güzel bir manzara sunan taş köprünün yanında dinlenip çayımı içtikten sonra kendim köprünün fotoğraflarını çektikten sonra birde çekilmek için araçın içerisindeki gençe rica edip, bir iki fotoğraf çekildim. Maraşın en çok merak ettiğim arkeoloji müzesini görmüş, dondurmasını tadmış olarak doğu ile akdeniz arasında kalmış bu küçük ama tarihi kahraman şehirdeki gezimi tamamlamış bulunuyordum. Burdan artık İstanbula doğru dönüyor, yeni yollar için araştırmalar yapıp bir rota hazırlayacaktım. 81 ilin, 81’nde elmaslarımız bulunmakta bunun için şehir ismi farketmeksizin turizmin yoğunluğuna bakmadan her şehirimizi yerinde gelip göreceğiniz yollar sizinle olsun, teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: