Sevgili insanlar, hayatlarınızı bugün evrenin genel bakış açısıyla ele alacağım. Sizleri kendi gözlerinizin üzerinden değerlendireceğim. Sizlere sahip olmaya çalışacağım, siz olmadan. Çünkü her birinizin hayatı her gün, her saat, her dakika gözden geçirebilecek kadar yüksek değere sahip benim için. Sizleri kurtarmak için burada değilim, sizleri mutlu etmek veya sizleri depresif bir havaya sokma gibi bir gayem de yok. Sadece ve sadece sizlerin düşüncelerinize tutkuluyum. Bugün tanışıyor olabiliriz, tanıştığımızı zannedebiliriz, birbirimize çok yakın da hissediyor olabiliriz. Birbirimize karşı iyiliklerimiz, kötülüklerimiz, kıskançlıklarımız, menfaatlerimiz olmuş olabilir. Hiç etkileşim halimiz olmadan burada bulunduğunuz, bu yazıları okuduğunuz için beni seviyor ve nefret de ediyor olabilirsiniz. İnsanın, bana karşı olan duygularına bir yere kadar sahip çıkıyorum. Şahsım üzerine iletilenlere karşı bunu yapmayı uzun süredir devam ettiriyorum. Bu iletilen duygularınız sevinç, mutluluk, kızgınlık, hüzün barındıran eylemler oluyor sizinde tahmin ettiğiniz gibi. Düşüncelerime karşı sorumluluk sahibi olan biri değilim. Sizlerden gelen eylemleri, kendi eylemlerim içerisinde ayıramıyorum. Yani zaten hüzünlüysem, sizden gelen hüzün ile bunu bir tutmuyorum. Mutlu olduğum anların içinde okuyorum o hüznü, yaşıyorum o hüznü.  Ya da mutluluklarınıza hüzün duygum ile karşılık verebiliyorum.  Tek bir mutluluğu  bile barındıramıyorum bazen hayatım da . Sizlere de geçiriyorum bunu. Bu işleyişin insanın içinde olması, insanı gerçekten sürekli sorgulatan bir kişiliğe yöneltiyor. Duygularımı bu durum da yaşarken bunun farkında olmam ise beni yine bir sorumluluğa sokuyor sanırım. Mutluluğu, heyecanı, hüznü arayan bir hayatımın olmasını istemiyorum. Bugün yaşadığım anları olabildiğince hızlı bir şekil de değiştirmek aslında benim isteklerimin gerçekleşiyor olması. Yani bir şekil de benim mutluluğum her an devam ediyor. İnsanların iç dünyalarını karmakarışık buluyorum. İnsanlar kendilerini bazı yerlerde çok iyi açıklarken, bazı yerler de ya hiç açıklayamıyor ya da o anlarını kendi gözlerinde ki tabirle ‘berbat’ ediyorlar. İnsanlar tabirinin içinde kendimi de görüyorum.  Öyle anlar yaşanabiliyor ki hayatın olağan akışı içinde ilim, bilim sahibi gördüğümüz insanlar bizlere çok ters gelen hatta keşke hiç duymasaydık dediğimiz sözler söyleyip, olumlu bulmadığımız hal ve hareketler sergiliyorlar. Ya da ilimi veya bilimi içinde bulunduğu kozmopolitik çevre kadar almış olsa da bizleri bir gece yatağımızda düşünmeye başlayıp, 25 yıl hatırlayacak kadar etkilendiğimiz düşünceleri iletebiliyorlar, gösterebiliyorlar. O insanların ilettikleri duyguları siyasi veya dini düşünmeyin. Hayatımızın içinde ettiğimiz her sohbetin içinde ülke olarak bunu barındırıyor olabiliriz. Bağlantılarımızın kaynağını inançlarımız, görüşlerimize indirgiyor olabiliriz. Darağacımız ne kadar daralırsa kaynaklarımızın o kadar azaldığını görüyorum. Yaşadığımız coğrafyanın sadece ve sadece bu iki gündemi en üst maddeler de konuşuluyor, buna bağlı olarak da diğer gündemlerin altı bu ana başlıklardan çıkarılmasını da çok olağan bulmuyorum. Çünkü üretimi sadece yönetim, iş verenin yapması gerektiğini  görüyoruz. Bence biz gerçekten kendini hiç sevmeyen bir ülkenin içinde karınca olanlarız. Taşıdığımız yükü kendimize döndürebilecek bir duygumuz yok. Maddi olarak kazançlarınızı asla kendinize hakiki bir dönüş olarak görmenizi istemem, kabul de edemem. Değerlerimizi, mutluluğumuzu, hüzünümüzü yöneticilerimiz ile yaşıyoruz.Zorunlu olarak aldığımız eğitim hayatımızın dönüş yolunda kaç kez fiziği, felsefeyi değerlendirebildik. Seçtiğimiz fakülteleri kaç kez o mesleğin içinde yıllanmış ve yıllanırken gelecekte bu duygulara yeni başlayan insanlara yaşadıklarını anlatanlardan dinledik. Hangi iş sonrası başarabildiklerimizi tarttık. Mutluluğu hep dışarıda arıyoruz. Başarılı olduğumuz anları belki bir nebze dönüş yollarında tadıyor olabiliriz ama ne kadar yeterli. Bugün iş bırakmak, devrim yapmak, muhalif veya muhalefetin içinde olmaktan bahsetmiyorum arkadaşlar. Ayrışamıyoruz, kendimizi o an ki yükselen trendlerden alı koyamıyoruz. Doğru bir duygu hissettiğimizde de mi ayrışalım derseniz işte size burada yine aynı şeyi söylerim. Ayrışamıyorsunuz, sorularınız hep aynı. Bunu yapsam mı veya bunu yapmasam mı ? Yönetilmeyelim arkadaşlar, insanımızın yönelim duygusu olmadığını bu duygunun ileri seviyede korkaklığı getirdiğini düşünüyorum. Sebeblerimiz var bu duyguları yaşadığımız anlara karşılık. Yeniye karşı heyecanlı, istekli olup peşinden koşmamak. Onu bazen bir sohbette, bazen bir dizi de bazen bir ulaşım aracında yakalayabiliyorsunuz. Sizi engelleyen durumların olabildiğini fark edip darağacınıza bir soru eklemekten geri kalıyorsunuz. Bunu önce lise yıllarında ailenizle yapıyor, sonra üniversitede hem aile hem de artık kendi planlarınızın arkasında geride bırakıyorsunuz. Yıllar içinde ettiğiniz sohbetlerin yeni bir ülkeye, yeni bir kaleme, yeni bir bakışa  değmemesiyle kaynaklarınızın içinde daralıyorsunuz ve o gün aslında kimse sizi bir sehpadan itmeden darağacında asılı kalıyorsunuz. Yaşamınıza bunu yapmanızı istemediğim için gözlerinize sahip olduğumu düşünüyorum. Öyle düşünmüyorsanız bunu bana iletişim bölümünden iletebilirsiniz. Hayat iki çizdir derler,

Ya başlangıçtan sona doğru koşarsın,

Koşarken,

Hızını aldığında emekleyeni de, yürüyeni de, koşanı da  değerlendirirsin

Galibiyet hissettiğin de bacaklarını daha çok kaldırırsın

Uzak kaldığını hissettiğin de vücudunu öne doğru eğersin,

Bitiş çizginin daima seni bir  mutlu veya mutsuz bir eyleme sokacağını bilirsin

Yılların ardından bunu sadece mutlu yaşadığını

Hatırlarsın,

Ya da hiç başlamadan saniyeleri izlersin

Kimseyi değerlendiremessin, yarışa bir yorum dahil yapamassın

Belki kaç kez aynı çizgide yarışın renkleri altında değişir ama sen

Duramassın bile,

Durman için adım atmanın gerekliliğini hissedersin,

Yaşam dersin,

Yaşamı kaybettim ben

 -SAMET EVREN AYÇİÇEK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: