AÇLIK

Adını sonradan koyacağım bir yazıya başlıyorum. Psikolojim hafif serzerişte. İş hayatının hafif akışındayım. İnsanlarla çok iç içeyim. Belki de hiçbirinizin olmadığı kadar yabancılarla sohbet ediyorum. Bir iş ama bana bir sohbet.  Marketlerden, kalabalık alanlardan korkmuyorum. Maskem hep takalı. Korktuğum bir şey oldu bugün. Haftanın beş günü gittiğim iş hayatında hafta da üç kez sokakları süpüren benim fikrimce abi diyebileceğimden büyük, amca diyebileceğimden daha genç bir emekçiye selamımı vererek bugün de işe doğru yürümeye devam ettim.  İnsanlara yaklaştım, sorular sordum.  Bazıları mesafe mi yakın bularak uzaklaşma mı isteyerek reddetti bazıları mesafemden söylediklerimi anlayamayıp nefesini yaklaştırdı. Korkum bu değil tabiki. Bir gün olmasını da istemem. Çocukken astım hastalığını geçirip, onu bir güzel yenip atlatan bireyim. Nefessizliği, mavi fısfısı iyi bilirim. Yaşamı da yaşamak isteyenlerdenim. Mesai bitti, maaş yattı, borç ödendi.  Konumuz bu muydu gerçekten.  Korktuğum bir şey oldu bugün.  Bugün bir insana dokunmak isterken o bana dokundu. Dokunulmak korkutur beni.  Sosyal mesafeydi konumuz, insanının yaşamına geldi. Bugün bir yaşlı dedi ki bana; ‘Genç ben bu hastalıktan korkmuyorum, bu hastalıkta nefessiz kalmaktan korkabilirim ama bu hastalığa yenilmekten korkmuyorum, bugün korktuğum bir şey var ki bugün nefesime giden yemeğin engellenmesi, bugün evime giden torbaların engellenmesi, bugün ben çalışamamaktan korkuyorum. Bak unutma ki, insanı her türlü zorbalığa, tacize, intihara sürükleyecek tek konu vardır, ‘açlık’ aç insan her şeyi yapar. Ev soyar, kavga eder, taciz eder, tüm kötülüğü yapar. Açlık benim bu hayatta ki en büyük korkum. Ölmekten daha çok korkarım açlıktan’.  O kadar ispatlıydı ki söyledikleri. Açlığı yaşamıştım. Ama ne ki açlık benim ki bir telefon uzağımda ailem, arkadaşlarım kadar işte. Aramamak değildi açlığı öğrenmek ama mide’den gelen sesler, ağızdan gelen kusma hissini yaşamadığımı da söyleyemem. Ama yine de ben o bu ispatın içinde ki insanlar kadar da hissettim diyemem.  Birkaç sonra ki müşterim  ‘Kadıköy-Burger King’  sahibiydi. Milyonluk arabasını trafiğe çıkarmak istemediği için ve metronun hizmetinden memnun olduğu için benimle karşılaştı. Benimle yolda da karşılaşabilir tabi ben insanlara açığım onlar kaçmadığı sürece. Maaş kısmına geldiğimizde söylemeyelim de fişlenmeyelim, vergi dairesi peşimize düşmesin dedi. Güldük, beraber. Umusarmadığım bir konu zaten örnek diye de açmadım. Benim için ne vergi vermesi ne vergi kaçırması önemli benim aklım ‘açlıkta’. Her gün insanlar birbirilerinden farklı paralar kazanıyorlar. Belli bir oranı belli oranda asgari ücreti alıyor. Buna bağlı ailesine göre yaşadığı ev veya geçimi değişebiliyor. Bazıları daha aşağı düşüp, bazıları daha yukarı çıkabiliyor. Fakat bu insanlar bu paraları neden kazandıklarını yüzde seksen hatta doksan oranında bilmiyorlar. İyi bir yetenek sahibi olmak için para kazanını hiç duymadım. Mal varlığı sahip olmanın eski gelenekten bize aşılanmış bir şey olduğunu düşünüyorum.  Kötü bir örnek veriyim size, ananemle dedem yaşlarını almış az çok mal varlığına sahip insanlar. Yaşıtlarından ölenler olunca arkalarından köy ahalisi ‘bilmem felencenin amcası’da arkasında bu kadar parayla gitti ‘diye konuştuklarını duydum.  Bizimkiler de evlatlarına yardım ederlerdi ama  ettikleri kadar da kendilerine iyilik etmeden bir doğalgazın faturasını kendilerine çok görürlerdi. Düşündüm ve buldum. Arkalarından giderken bir ağaç, bir kurum veya yaşam bırakmadan gidip arkalarından bir rakam söyleticekler sanırım.  Gittiklerinin kendileri olduğunun farkına varmadan gidecekler. Üzülüyorum, yaşlılar ve bu belki onlardan annemlere, dayımlara aşılanan bir duygu oldu. Belki bana veya kuzenlerime geçti ya da geçicek. Bizi mal varlıklarımız kadar ya yücelticekler ya da önemsemeyecekler. Üzgünüm eski ahaliye arkamdan mal varlığını konuşturacak kadar rakam bırakmak isteyeceğimi düşünmüyorum. Yeni yükselen nesilin de böyle olduğunu düşünüyorum. Zengin olup aç’da doyurmak istemiyorum. Böyle bir niyetle yola çıkan kimsenin de zengin olabileceğini düşünmüyorum. Ben gerçekten önce aç olan insanlık duyguma açsın sen diye bağırmak istiyorum. Hissediyorum ki zenginliği hep uzak görerek yaşadık ama bir konumuz vardı o hayatların içinde ki insanlara tanışıp uzaklaştık. Bir araç içerisinde konu tasavvuftan saatleri akıttı da sonunda yine geceliği bilmem ne kadarlık otele kaldık. Burada yeniliyorlar bana. Yenilmeyenler de var inanın. Düşüncelerim, ideallerim, ilham aldıklarımı yazıyorum yazacağım. Belki ilham veren biri olabilir miyim ama ilhamı almanın ilhamı aldığını söylemenin de oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Ne zenginlik ne de fakirlik kötü bir duygu değil. Sadece şu an hangisiysen ve önce kendini sonra karşı tarafı anlamayı düşünmüyorsan ya kaybettiğinden çok kazanıyorsun ya da kazandığından çok kaybediyorsun. Hiçbir felsefeci açların karnını doyurmamıştır ama hiçbir zengin de fakirin ruhuna dokunmamıştır. Kaybetmeyi ararken kendimizi bulmamız, kendimizi ararken hayatımızı kaybetmemiz çok mümkün. Psikolojim serzerişte demiştim ya  sarsıldım gerçekten.  Mesleğim olmayan ama nesin sen dediklerinde ‘gezginim’ sıfatını kullandığım tabirim ile oldukça içine girdiğim kendimin ve toplumun bir de normal hayat içerisinde içindeyim. İşim bu olmasaydı sadece makinelerle, bilgisayarla ya da insandan uzak bir şeylerle uğraşsaydım sanırım olduğumdan daha da kötü olabilirdim. İnsan, insanı yaşatır ama insan, insan’ı da öldürür. Merhametinize sahip çıkın, iradelerini kontrol edin ve insanları izleyin, birileri sizleri izleyerek de ölmesin, sizleri izleyerek de yaşamasın. Toprağı besler gibi, havayı koklar gibi; İnsanı görün, yaşatın, yaşayın.  Sevgilerle.

Yorum Bırak

%d blogcu bunu beğendi: